Devrim Demirpolat yazdı / Gurbette yaşamak: Kaşınası bir yara…

Doğup büyüdüğün topraklardan uzakta yaşamak sıklıkla acıtan, bazen de heyecan verici bir şey. Bazen insanı biraz da özgür hissettiren bir yalnızlık, bazen insanın içini titreten bir ekşilik. Gurbette yaşamak kendini boşlukta gibi hissetmek, “Ne yapıyorum ben burada?” diye kendine sık sık sorduran bir şey. Karmaşık duygular içinde bırakan, insanı zenginleştiren bir şey yabancı diyarlarda yaşamak.

Doğup büyüdüğün topraklardan uzakta yaşamak sıklıkla acıtan, bazen de heyecan verici bir şey. Bazen insanı biraz da özgür hissettiren bir yalnızlık, bazen insanın içini titreten bir ekşilik. Gurbette yaşamak kendini boşlukta gibi hissetmek, “Ne yapıyorum ben burada?” diye kendine sık sık sorduran bir şey. Karmaşık duygular içinde bırakan, insanı zenginleştiren bir şey yabancı diyarlarda yaşamak.

Başka bir ülkede yaşamaya başlayınca başka türlü olmasını düşünemeyeceğin, senin için mutlak olan bir çok davranış kalıbı, tabular, kurallar gözünün önünde tarumar olmaya başlıyor.

Zamanla anlıyorsun ki selamlaşmanın da, içip sarhoş olmanın da, ticaret yapmanın ya da tedavi olmanın da farklı yolları olabiliyor. Çocuklara, kadınlara davranışlar, beslenme, kavga etme ve bir sürü şey çok farklı şekillerde yapılabiliyor. Sen de birçok şeyi onlarca yıl yaptığından farklı şekilde yapmak zorunda kalıyorsun. Büyük stres.

Ukrayna’daki ilk yıllarımdan birinde bir dolmuşta çok yadırgadığım bir şey olmuştu. 5-6 yaşlarında bir kız çocuğu annesi ile yanyana oturuyor, 40’larında bir kadın ise hemen yanı başlarında ayakta dikeliyordu. Beynim döndü, söylenmeye başladım. Eşime dedim bu ne şımarıklık? Görmemiştim böyle bir şey hiç.

Yıllar geçtikçe tüm bu farklılıklara alıştırıp, bu yaşa kadar öğrendiklerimizin aslında ezber olduğunu fark ettiriyor. Aklı devreye sokma olanağı veriyor gurbette yaşamak. Geçen sene Türkiye’de, metroda yaşlıca bir kadına çocuğun oturma hakkı olduğunu, kendisinin çocuktan daha güçlü olduğunu ve pekala ayakta gidebileceğini militan biçimde anlatırken buldum kendimi.

Kızımın doğduğu yıllarda ise hanımla çocuğun beslenmesi ile ilgili kavgalar başlamıştı. “Bu çocuk habire ‘kaşa’ yiyerek nasıl büyüyecek” stresi alıp yürümüştü bende. Sanki çocuklar burada büyümüyordu.

Buradaki alışkanlıklar benliğimize sinsi sinsi yerleşiyor. Türkiye’ye gidince trafikte, “Bak nasıl çıkıyor tali yoldan!” diye söyleniyor ya da kavşaktaki araca yol vermiyorlar diye sinirlenebiliyoruz. Ya da sıraya girmeyi beceremeyenlere bıkkın bıkkın bakabiliyor, kızların iltifatlara kaba cevaplar vermesini, “Ne tuhaflar.” diye yorumlayabiliyoruz. Benim gibileri artık masada duran şapkadan rahatsız olmaya, kapı eşiğinde Türklerle bile tokalaşmamaya başlıyor. Acıyı sevmiyorum sanırım.

Yabancı topraklar, üstünde yaşadıkça evin olmaya başlıyor, neresi ev neresi gurbet birbirine karışmaya başlıyor. Yaşadığın toprakları sevmeye başladıkça canının acısı azalıyor. Sevmemekte inat edenler ise acılarını büyütüyor. Sever bizim insanlarımız acılı şeyleri.

Orhan Pamuk’un Beyaz Kale romanı yabancı diyarlarda yaşamanın çekiciliğini pek güzel anlatıyordu. Yirmi yıldan fazla oldu okuyalı, şöyle bir şeydi: Osmanlı döneminde bir Batılı bilim insanı Anadolu’ya geliyordu, sanırım tutsak olarak. Bir Türk bilim insanı ile çalışıyordu. Bir müddet sonra biri öbürü oluyordu, öbürü de öteki. Bunlardan biri Avrupa topraklarına geri dönüyordu. Kim döndü kim kaldı, kim kimdi? Pek zor bir bulmaca ile bitiyordu roman. Farklı olan, kendisi için yeni olan şeyler pek çekici geliyor insanlara. Çok sıklıkla duyuyorum Ukraynalılardan “Ne diye geldin buraya?” diye. Geldim çünkü çok heyecanlı bir şeydi.

Biz gurbetçiler de bu topraklarda yaşadıkça bir diğeri olmaya başlıyoruz yavaş yavaş. Türklerin asimile olmada pek başarılı olmadıklarını biliyoruz. Dayanıklılığımızın nedeni geldiğimiz toprakların zenginliğinden kaynaklanıyor olabilir. İmparatorluk ülkesi olmamız, köklü bir kültüre sahip olmamız -alışamayalım, acımız katmerleşsin diye- bizi dirençli yapıyor. Bizim diyarlara giden Ukraynalılar yediklerini ballandıra ballandıra anlatırken biz yıllardır burada açlık çekiyoruz. Kendi şarkılarımızla ağlıyoruz, neşeleniyor ve dans edebiliyoruz. Ukraynalılar Kazka ile yeni yeni başladılar şarkılarla ağlamaya. Milli kahramanlarımız güçlü, buradaki gibi döneme göre değişen, bir kahraman bir hain olan uyduruk tipler değil. Bizim anlatacağımız yüzlerce zaferimiz, acımız var. Bunlar bizim hücrelerimize işliyor. Hoşumuza gitsin gitmesin Osmanlı çocuğuyuz, Müslümanız aslında ateist olsak da. Bunlarla mücade etmek, inkar etmek de Ukrayna’yı sevmemek kadar acı verir bize. Tarihimizi de sevmek zorundayız, başka şansımız yok. Akıllı milletler öyle yapıyor zaten.

Başka topraklarda yaşayan insanlar memleketlerini ezbere, başka şansları olmadıkları için sevmiyorlar. Bilerek, akılları ile, farklısını da yaşayarak seviyorlar. 13 yıldır üstünde yaşamadığım toprakları ben daha çok, daha kaliteli seviyorum. Ukrayna’yı ise sevmemek gibi bir şansımız olmadığından seviyoruz. Üzerinde yürüdüğümüz için seviyoruz. Sevgililerimiz gibi memleketler de. Ayrı düşmeden özgürce sevmenin yolu yok.

Gurbette yaşamak acıtmadan duramadığımız bir yaraya benziyor işte. Yara iyileşsin istemiyoruz artık, acısı da hoşumuza gidiyor.

Devrim Demirpolat / Nikolaev

9.3.2020

 

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.